KİMLİKSİZ MEKTUP
Sabah bindiği
servisin camlarından dağları izleyerek ücra ilçenin ücra köşesindeki köye,
görev yaptığı okula gidiyordu. Dağlar, yalnızlığın türküsünü kulağına
fısıldarken o hayallerine bakar gibi dinliyordu. Görevinde ikinci yılını doldurmuş,
öğretmenliğinin tazeliğini yaşayamadan okulun tek öğretmeni olarak okula müdür
yetkili olmuştu. Okulda küçücük
öğrenciler arasında koca bir yalnızlığı her gün parça parça yaşıyordu.
Her sabahın
ayrı yorgunluğuyla okuluna, yalnızlığına vardı. Sınıfa girdi, çantasını masaya
bırakıp derse hazırlık yapıyordu ki on dakika geciken Güldeniz, elinde
bir zarf ile kendisine yaklaşıp sessizce uzattı. Zarfın üzerinde çirkin bir el
yazısıyla “MİLENA’ya“ yazıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışan Meryem, üzerindeki
afallığı atmaya çalışırken Güldeniz yerine geçmişti bile. Meryem, elindeki zarfı çantasının iç cebine
yerleştirip dersine geçmiş, ama aklının bir köşesinde o mektup vardı. Cümleler
kesik kesik çıkıyor ağzından, öğrencilerin her gün kafasını şişiren gürültüsünü
duymuyordu. Ara verdiğinde hemen odasına
çekilip çantasındaki zarfı çıkardı, açtı ve yalnızlığına ortak olan mektubu
okumaya başladı. “Merhaba Umudum” diye başlıyordu. İsimsiz olan mektubun
kendisine yazılıp yazılmadığı anlayamıyordu. Ne yazan belliydi, ne de kime
yazıldığı... Olsundu, kendisine yazılıp yazılmadığının ne önemi vardı sanki,
yazılanlarda kendini bulması yetmez miydi okuması için. Öyle de oldu, her
cümlesinde kendini buldu; yalnızlığını, dağlarını, hayallerini, umutlarını… Yüzündeki
bene kadar her şeyini hatırlıyordu mektup; gri eteğini, lacivert süveterini, çubuklu
çoraplarını, saçlarını yandan bağlayışını, kolundaki saatini, bilekliklerini,
söylediği şarkıları, sevdiği sanatçıları, inadını… mektup her şeyi biliyor da
bir yazanı bilmiyordu. İyi gelmişti mektup, Meryem’e unuttuğu kendisini
hatırlatmıştı adeta. Lise yıllarına döndü, yazan liseden bir arkadaşı
olmalıydı. Kim olursa olsun, kendisini bu yalnızlıktan kurtarmıştı. Belki
adresi olsa cevap yazacaktı. Kafasındaki soruları bir kenara bırakıp sadece
yazılanlara odaklandı gün boyu. Mektubun bir yerinde şöyle yazıyordu; “yıllarca
senin yalnızlığından beslendim. Yalnız oluşun, benim kalabalık halimdi. “
etkilenmişti bu cümleden, evet yalnızlığı seven biriydi Meryem, ama kendisin yalnızlığına
habersiz paydaş olunduğunu öğrendi. Acaba o muydu, kendisine tanrısal bir
bağlılıkla gönül veren … diye içinden geçirip ismini söyleyemediği O.
Aldığı
mektuptan haftalar geçmiş, her zamanki yorgunluğunu hafifletmiş, yalnızlığını
bir nebze olsa da unutturmuş mektubun ardı gelecek mi diye içi içini yiyordu.
Kimdi, kime yazmıştı, neden böyle yapıyordu, kendisine iyi gelecek bu mektubu
nasıl yazabilmişti? Kesin O’ydu... Haftalarca bu sorularla boğuşmuş, okuldaki
koca yalnızlığını unutmuştu. Haftalar geçmiş mektup gelmemişti, bu sabah okula
gelirken 2 saatlik yolculuğunda dağlara bakıp yalnızlığını, yorgunluğunu
düşünmüştü. Yeniden yalnızlık okyanusuna mı düşecekti? Mektuptan ümidini
kesmişti ki sınıfa girdiğinde Güldeniz’in olmadığını fark edince bir “acaba…“ geçirdi
içinden. Evet haklıydı, Güldeniz yine derse on dakika gecikmiş ve elindeki zarfla
Meryem'in karşısında duruyordu. Meryem duruma alışmış bir tavırla Güldeniz’i odasına çağırdı ve ne kadar sıkıştırsa da
Güldeniz’den bir şey öğrenemedi. Güldeniz, Postacının getirdiğini söyleyip
durdu Meryem'in her sorduğuna. Olsundu, mektup gelmişti ya, yalnızlığına yoldaş
olan gelmişti ya gerisi önemli değildi. Zarfı heyecanla açtı, Yazan’dan ya da
O’ndan bir ipucu alır umuduyla her satırı süzerek okudu. Ama her cümle sadece Meryem'i anlatıyordu.
Meryem böylece
her gelen mektubu okudu, yalnızlığına dost edindi. Kim olduğunun ne önemi var
ki, kime yazıldığı… besbelli kendisineydi yazılanlar, kimsenin tanıyamayacağı
kadar iyi tanıyordu kendisini mektuptaki cümleler. Haftalar ayları, mektuplar
mektupları kovalar oldu. Bir gün “Yazan” kendi getirecekti mektubu, böyle
kurguluyordu. Bir bakarsın bir gün elinde mektubuyla kendisi, O gelirdi.
Günü geldi, mektupsuz
geçen haftalardan sonra bir araba köye girdi, çocuklar etrafında toplanmış geleni
merakla seyrediyordu. Kuş uçmaz kervan geçmez köye, elinde mektubu ile gelen
O’ydu ve arabadan indi. Elinde mektubu, titreyen adımlarla müdürlüğe ilerledi.
Müdürlüğün kapısına gelince, derin bir nefes alıp içeri girdi. Gördüğüne
inanamadı, Meryem değildi karşısındaki, gitmişti. Tayini bu kimsesiz köyden bir
başka diyara çıkmıştı. "Yazan" söylenenleri duymuyor, bir an önce oradan çıkıp
bulutlara bakmak istedi. Bulutlar değil miydi toprağa yağmuru veren. Bir sefer
de kendisine versindi Meryem'i, Meryeme İsa'yı verir gibi...Anonim bir nota ruhunda dolaşıyordu, ağlamak da
kafi gelmezdi ya olanca uzaklaşmak istiyordu kendinden. Elinde mektupla patikaya girerek dağlara doğru yürüdü. Uçurumdan
ayakları altında duran köye bakabildi sadece. Çaresiz hissediyordu kendini, çünkü
ona yazmak; hayaline yazmaktı, umuduyla konuşmaktı. Hep soyut durduğu yanında,
bu kez soyut bıraktığı kimliğine sığınarak kendi hayaline, kendisini hayal
ettirerek yazmıştı. Ama hayali gitmiş, kalemini terk etmişti. Yazmaz olurdu
kalemi, atmaz olurdu adımları, gülümsemeye umudunu yitirirdi. Bu durum aynı zamanda kendisinin de Meryem'den gittiğini hissettiriyordu. Kendisini suçlayıp durdu. Meryem'e hiç söz hakkı
tanımamış, sadece yazmıştı. Yanlış mı yapmıştı, “Hayali” de ona konuşur muydu? "Umudu" dillenir miydi? Bunca kimliksizlik, koca bir yanlış mıydı? Bilemezdi, bilmek de istemiyordu.
Belki de Meryem yazılanları unutmuş , buradan güzel olacağı kesin olan yeni okulunda, yeni
şehrinde daha mutluydu. Mektup yazsa Meryem'e iyi gelmezdi belki de. Bilemezdi o an. Unutmuşsa
da haklıydı, yazan kimliksizdi. "Belki" dedi; bulurum yine ve yazarım hayalime. Belki o da yazar, ve kimliksiz kayboluşlar
son bulurdu. Eğer unutmuşsa da ne
demişti Kafka; “İnsan unuttuğuyla yeniden tanışabilir.”

Yorumlar
Yorum Gönder